Dövüş Kulübü Replikeri Gibi İş Hayatını Yerden Yere Vuran E.Sözlük Yazarları | Biokadar
Ne Kadar İçerik Biokadar Eğlence

Dövüş Kulübü Replikeri Gibi İş Hayatını Yerden Yere Vuran E.Sözlük Yazarları

0 1.611

İş hayatının zorluklarını Fight Club izliyormuş edasıyla okyabileceğiniz en iyi 6 yazarı derledik. İş hayatını ve insanlığın çırpınışını, yaşantısını kendi kalemleriyle eleştirileri okumaya değer birer ufuk açıcı yazı olarak bakıyorum duruma şahsen. Size iyi okumalar dilerim..

1-Patlıcangil

merhaba. ben 27 yaşındayım, adım b. evde oturmayayım diye 5 yaşında anaokuluna başladım. evde oyun oynasam ya da doya doya televizyon izlesem ya da en güzeli sabahtan akşama kadar mahallede koştursam da olurdu ama anaokulu diye bir kurum vardı ve ailem oraya yolladı. yine ben 5 yaşında sıkıntıdan okuma yazmayı çözmüştüm ama ilkokul diye bir şey yaratıldığı, beş yıl boyunca çocukları oyalamak için bir bina yapıldığı için oraya gönderildim. ilkokul birinci sınıfı bitirdiğimde basit bir şekilde matematik anlatmayı beceremeyen babam sayesinde iki bilinmeyenli denklem çözebiliyordum. ilkokulun beş yılı boyunca acayip sıkıldım. bu beş yılda defalarca dizimi kanattım, blok fülüt çalmayı öğrendim, bir kere gözümü yardım, kabakulak ve su çiçeği geçirdim, düzgün olmayan yazımı bir türlü düzeltemedim. onun dışında çok sıkıldım. bir de evde ailemin dinden hiç bahsetmemesi fakat okuldaki çocukların sürekli “allah karanlıktaki karıncayı bile görür” demesi yüzünden paranoyak oldum. bir ara babamın düşüncelerimi okuyabildiğini düşünüp yaramazlık yapamıyordum. ha bir de ilkokul beşte harket enerjisinin ısı enerjisine dönüşümünü anlatmak için kaydıraktan kayan ve poposu yanan çocuk örneğini verdiğim için dayak yedim.
ilkokul dört ve beşinci sınıflarda anadolu lisesi sınavına hazırlandım. çünkü iyi iş bulabilmek için iyi üniversiteye gitmek, iyi üniversiteye gidebilmek için de iyi liseye gitmek gerekiyordu. çocukluğumu ders çalışarak geçirdim. ilkokuldan sonar hazırlık okudum. bak o güzeldi. sonra ortaokul ve lise. bozulmayan sırayla ve aynı kelimelerle selçuklular, osmanlı ve cumhuriyet tarihleri öğrendim. liseden mezun olduğumda ikinci dünya savaşı hakkında hiçbir şey bilmediğim gibi birinci dünya savaşı da benim için bir sırp milliyetçisinin frand ferdinand’ı öldürmesinden ibaretti. bol bol dua ezberledim, saçma sapan matematik problemleri çözdüm, üçgenin iç açılarını ve dış açılarını ezberlemem yetmiyormuş gibi onyedigenin bir dış açısını hesaplayabiliyordum. blok fülüt çalmaya devam ettim. sandıktan takla attım. mercekte kırılan mum ışığının iz düşümünü buldum filan. bunlar hep iyi bir üniversite ve akabinden gelecek iyi iş hayatı, bol para içindi.
hayatımın en ergen yıllarını ders çalışarak geçirdiğim için manyak bir ergen oldum. çılgın gibi test çözdüm. trigonometri, türev, integral öğrenmeye çalıştım. beceremedim çünkü çok sıkılıyordum. üniversiteyi kazandım. ilerde iyi bir iş bulabilmek için anorganik kimya dersini geçmem gerekiyordu ve bunun için periyodik cetveli ezberledim. sonra sülfürik asitle elimi yaktım. bir keresinde organik kimya laboratuarında astım krizim tuttuğu için profesörden azar işttim. haklıydı, astımım varsa niye bu bölümü okuyordum? ama kimya bölümünde ne okunur, kimya mezunu ne iş yapar bilmeden o bölüme girmiştim işte. zar zor mezun oldum üniversiteden, tca siklusunu ve karbondioksitin molekül orbital şemasını çizmeyi ezberleyerek.
yaşım 24’ü bulduğundan artık ne iş yapmak istediğimi biliyordum ve yüksek lisansa başladım. genetik bölümünü kazandım, kanser çalışmak için heyecanla okula gittim tezlerin dağıtıldığı gün. maya çalışması verdiler bana. “kanser?” dedim, “maya da iyidir” dediler. yüksek lisansı bıraktım.
iş aramaya başladım sonra. istanbul’da 1+1 bir ev ve sadece elektrik faturasını karşılamaya yetecek işler teklif ettiler uzunca bir süre. halbuki ben 24 yaşıma kadar iyi bir iş bulabilmek için franz ferdinand’ı, tca siklusunu ezberlemiştim. blok fülüt bile çalmıştım! bari doğalgaz faturamı da ödeyebilseydim!
bir süre sonra tüm faturalarımı da ödeyebileceğim bir iş buldum. çünkü hak etmiştim bence. en çok sandıktan takla atarken haketmiştim! iki yıl oldu. iki yıldır allahıma çok şükür faturalarımı ödüyorum. iki yıl oldu, iki yıldır mobbing yaşıyorum. iki yıl oldu, iki yılda defalarca hıçkıra hıçkıra ağlayarak çıktım ofisten. iki yıl oldu, iki yıldır nefret ederek geliyorum işe.
merhaba, ben b. birkaç ay sonra 28 yaşımı bitirecek ve 29. yılımdan gün almaya başlayacağım. 5 yaşından beri iyi bir iş bulabilmek için saçma sapan işler yapıyorum, ama mutsuzluktan ölüyorum. hem badminton oynamayı öğrendiğim hem de ikinci dil olarak öğrenmeye çalıştığım almanca ile “ich bin acht un zwanzig jahre alt” demeyi becerebildiğim halde hayatımın 2/7’sinde geç uyanabilmek ve kahve içmeye gidebilmek için hayatımın geri kalan 5/7’sinden nefret ediyorum.
merhaba, intihar edelim mi?

2- ilahi adalet

yıllar yılları kovalarken ve sen her gün aynı sandalyede dünyayı kurtardığını sanırken, pencerenin dışında dönen mevsimler… ilkbahar- yaz-sonbahar-kış.
egolarını tatmin ederken sen, çürüyen hayatlar… evet kölesin. ama modern!!
aslında duygularımın tercümanı yine bu adam.
kocca şiirinden bir kuble..
can yücel den geliyor:
sabah 9, akşam 18
sonra başka mecburiyetler
sıkışıp kaldık.
sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
bu kadar ağır olmamalı.
hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
ne saçma…

3-selfishgene

şimdilerde aklım hep uzun uzun yürümekte. istifa etsem ve yürümeye başlasam. bacaklarım daha fazla gidemeyecek hale geldiğinde dursam, çadırımı kurup uyusam. sabah yeniden yürüsem. çok uzaklara. yollarda yeni insanlarla tanışsam, yeni evler, ağaçlar görsem. yeni böcekler, çiçekler, meyveler, taşlar, çitler, bahçeler, çocuklar. çalıştığım kadar çok yürüsem. iki katını yürüsem. bilgisayara kaç saat baktıysam onun 5 katı kadar çok gökyüzüne baksam. ne kadar çok rapor hazırladıysam o kadar çok ayakkabı eskitsem, parçalansa hepsi ayaklarımda. parçaları yollara düşse. şirkette kaç bardak çay-kahve içtiysem 10 katı kadar su içsem, tatlı su, serin su. hep kurtulsam o kahvelerden. yıkansam. nefes alsam sonra. şehirden ve pencereleri bile açılmayan ofisten kurtulduktan sonra karnım davul gibi şişene kadar büyük nefesler alsam. ciğerlerime gökyüzü dolsa. mavi olsa hep. hava ısınsa, hava soğusa. çok rüzgar çıksa, uçarak yürüsem bazen, tutunamasam yere bir türlü. güneş yaksa, gözlerimi açamasam. günlerce yağmur yağsa, kıyafetlerim kurumaya fırsat bulamasa. ben yürüsem yine. üşüsem, hızlı yürüsem. daha da hızlı yürüyünce geçse üşümem. dayanamayınca çadırımı kursam. küçük zaten çadırım, orada kendi nefesimle ısınsam, uyusam. düşünsem, düşünmesem. toprağa yatsam, avuç içlerimi yere bastırsam, bıraksam kendimi öylece saatlerce. sonra tekrar yürüsem. hiç gitmediğim ülkelere. hiç görmediğim insanlara. burada böyle duruyor olmanın acısını çıkarsam. belki o zaman pişmanlığım azalır. ömrümü böyle saçma bir şekilde harcıyor olduğuma daha az üzülürüm. belki iyi ki doğmuşum derim. iyi ki yaşamışım, ne de güzeldi derim.

4-mies

an itibariyle a… bir kere daha koymak istediğim hayattır. dairesel oldu artık, 3 ayda bir koyuyor, üstümü başımı parçalayıp caddelerde kollarımı açarak ambulans sesi çıkarmak istiyorum.
insanoğlu olarak nasıl bir şirkete geldik lan biz böyle? çalışan tek canlı biziz. böyle malafat gibi, pazartesi sabah gelip haftasonuna kadar sabahtan akşama kadar bir yerde oturup çay-kahve içiyor, bedenimiz damacanaya benzeyene kadar masanın başından kalkmıyoruz. dışarıdaki köpeğe bakıyorum, haftalardır hiçbir şey yapmıyor. güneşin altında yuvarlanıp, ara sıra seks yapıyor. parkta yatıyor, oradan kalkıp ağacın altına gidiyor. çalışma ihtiyacı duymuyor adam. saygı duyuyorum. muhabbet kuşları da ne okula gidiyor ne de sonra daralacağı bir işe girip fosforlu tüyleri dökülene kadar, si..sonik programların karşısında dosya aramakla vakit kaybediyor.
sistemin çarkı, bitmeyen şarkı gibi geyiklere girmenin alemi yok. sorun net, önümüzde kilim desenli apartman gibi serilmiş. istemediği şeyleri yapmak zorunda kalan tek denyo biziz.
o değil, kendi hayatımızı mahvettiğimiz gibi başka hayvanlara da eziyet ediyoruz. atlar biz sefa yaparken faytonu çekiyor, köpeğe bizi korusun diye eğitim veriyoruz. eti yenebilir hayvanları parçalayıp, yenemeyecek hayvanların derisinden çanta yapıyoruz.
ulan bu nasıl bir vandallık, nasıl bir yok etme güdüsüdür? aynı tanrıya başka yoldan inanıyor diye kafalar kesiliyor, füzeler gönderiliyor. denizin dibinde hiç ışık görmemiş canlılar bulup, onları kameraya alıyoruz. hayvanda göz oluşmamış ışığa gerek yok diye, sen hayvan gibi projektörle gidip bir de filme alıyorsun.
alma a…koyim!
kendin bokun içine bulaşmışsın zaten, mis gibi cennetten bile bu bitmek bilmez merakın yüzünden kovulmuşsun.
kim yedi lan o elmayı? hacı, elma lan bu? yani eve alırsın, 2 hafta sonra yemeyi unuttuğundan çöpe atarsın. daha fazlası değil. eksik tasarım mıyız? proje hata verdi, artık olduğu kadar deyip mi gönderildik bu dünyaya bir bilebilsem.
ne kadar gereksiz taş, işe yaramaz hamle var altından insan çıkıyor. makyaj yapmak da neyin nesidir yahu? köpeğe kazak giydirmek, toka takmak nedir? bir milyon tane çizim programı bulup, bunlarla bir şey çizememek nedir?
çalıştığım ekranın görüntüsünü alıp eksibitiona yüklesem dram olur. autocad, 3ds max, photoshop, cinema 4d, bir tane daha 3ds max, 2 tane yeni klasör, winamp ve iki tane parke resmiyle, çizim yapmıyorum pencereler arasındaki koordinasyonu sağlayan makinistlik yapıyorum anasını satayım.
elle çizsem bitecek bir perspektif için ahşap malzemesi bulacam diye, 1000 tane doku, 200 tane internet sitesi gezdim, kafam lahmacun gibi oldu. cinnet geldi, atari salonundaki jetonu olmayan s.kko gibi “kalk ben yaparım lan” diyor. hele ki hele.
bu dünyanın başına gelmiş en kötü türün, başarısız bir temsilcisiyim. en az bu yazıyı okuyan, okumayıp cevahir’de pantolon deneyen, tüm gün tavuk döner kesen, kunil gibi konuşan, saçlarına yarım kilo jöle süren, kafas..en telefonların susmadığı banka şubesinde akşam olmasını bekleyen, sex shopta dildoları rafa dizen, “ekşi bozdu artık yeeaa” diyen, köşe yazısını yazmaya çalışırken ” yazacak bişey kalmadı mnkym” diye ekrana bakan, bu toka bu kafaya uymadı diye başka toka deneyen, yanında çalıştığı insanların süzme salak olduğunu düşünen herhangi bir insan kadar başarısızım.
işin kötüsü: bu başarı, kariyer, vizyon s..ini çıkaran da yine aynı tür. manyak mıyız, divane miyiz, mazo muyuz nedir anlamadım ki?

5-cemaziyelevvel

öğrenciliği özletendir. ne güzel günlerdi o günler. uyanırdım hava biraz griye çalıyorsa gidesim gelmezdi gömülür uyurdum öğlene kadar. sonra uzunca bir kahvaltı. derken finaller gelir 3 hafta uyumaz geçerdik dersleri.
ya şimdi? her gün final sabahı mübarek. deadline diye diye ömrümüzü tüketiyorlar.
çok özlüyorum çok… her sabah uyanınca aklıma geliyor. mazide kaldı her şey…
öğrenciliğim benim!

6-limon kimyon zorro

eddie vedder – society (yazarken bunu dinledim)
hem çalışıp hem mutlu olan insanlar var şu dünyada. onlar ki en asil duygunun neferleriler.
benim içimdeki saatin çarkları bozuk kesin. uzun uzun bakıyorum anlam veremiyorum bir insanın modern dünyanın içinde hem çalışıp hem mutlu olabiliyor olmasına. o ofis düzeni, o basık boğucu koridorlar. g.. yalayıcılar, yardakçılar, kuyu kazıcılar. hepsinden öte hayatta kalmak için hayatını bağışladığın o karmaşa, hezeyan. ihtiyaçlarını karşılamak için böylesine bir keşmekeş.
ben ne kadar neşeli adamım oysa ki. pencereden dışarı bakıp bir ağacın rüzgarda sallanışına şaşırarak saatlerimi geçirebilirim. hatta bozcaada’da polente fenerine yakın bir karınca yuvasının başına oturup zamandan soyutlanmışlığım bile var. onlar bizlerden çoklar, bizlerden organizeler ama temel ihtiyaçları dışında çalışmıyorlar. borsaları, modaları, egoları yok. her biri tek tek neden çalıştığının ne iş yaptığının bilincinde. alsak birini karşımıza “ne iş yapıyorsun?” desek güzelce anlatır. hiç de gocunmaz mesleğinden. çünkü yaptığı mantıklı, zarif ve zekice.
-senin olay ne karınca?
-yemek topluyorum
-neden?
-acıkıyoruz.
ne kadar güzel cevap. mis gibi. bir de bize bak. onca şa şa, onca modern yapı, altında milyonlarca neyi neden yaptığından hebersiz insan. bir de zekamızla övünüp duruyoruz. en övündüğümüz şeyin bu kadar kof olması benim insana zaten az olan inancımı iyice baltalıyor. çok doğru bir tez var insana dair. bizim evrimin denemelerinden biri olduğumuzu söylüyor. bizim de daha önce yüzbinlerce kez olduğu gibi evrimin çıkmaz sokaklarından biri olduğumuzu savunuyor. bir başka hatalı üretim.
sonuçta biraz uzaklaşıp bakarsak bu ekonomik sisteme ilk başta kurulan pratik faydalarından uzaklaşalı çok uzun zaman olmuş. nedir para? enerjinin, verilen emeğin cepte taşınabilen formu değil midir. yani öyle olması gerekmez mi? bize yapılan işi bir birimle ifade etme kolaylığı sağlıyor. ben on liralık iş yaptım diyebiliyorsun. on liralık buğday alabilirim bu iş için diyebiliyorsun. bu sayede hiç tanımadığın bir adam, senin yaptığın işi görmese bile parayı ve karşılık geldiği enerjiyi bildiğinden sana buğdayı veriyor. ne mükemmel.
ama durum artık böyle değil ne yazık ki. hisse senetleri, faiz, parite, kar, dengeyi dağıtalı beri para artık o eski para değil. para artık o eski enerji birimi olma amacından sapmış. durum böyle olunca birileri hiç çalışmadan da güzelce yaşayabiliyor. birileri hiç tanımadığı birinin sırtına oturup, yüzüne vuran güneşin tadını çıkarırken, altındaki adamın ona şükretmesini talep edebiliyor. üstte oturana da kızmıyorum, bu yazının amacı ona kızmak değil. sonuçta bayat kapitalist dünya geyikleri yapacak olsam hiç bulaşmazdım yazmaya. anlattığım şey daha mekanik. daha duygusuz bir şey. anlattığım şey vicdanen çalışmayı reddetmenin artık bu çağda yaygınlaşacağı öngörüsü. yahut böyle bir hareketin oluşacağına dair bir teori.
bir tarafta g..ünü yayıp yatanlar varken, öteki tarafta kazığa oturanları görüyoruz. kim kazığa oturmayı seçer ki. ama otuluyor işte. hem de bile bile, yavaş yavaş, hissederek. çünkü mahalle baskısı var, çünkü birini seviyorsun mesela onunla beraber mutlu bir yuva özlemi var. alayim başımı sıçanları gibi bir delikte yaşayayım diyemiyorsun. annen, baban var. onlara öğretilen doğru yaşamı kafalarından silmeyeceğini yüzüne vuran örnekler var. bu düzenin içine doğduğundan tam da sinir uçlarından bağlısın sana dayatılanlara. koparıp da gideyim desen en sevdiklerinin canı yanar.
eğer cehennem diye bir yer varsa benimkinde kesin ofis dekoru olacaktır. günahlarımın karşılığını ödeyebileceğim harika bir düzen. bir pencereden akşamüstü karın yağışını izlemek istediğim için günde 11 saat, haftada 6 gün, yılda 50 hafta aralıksız debeleneceğim bir çukur. aç kalmamak, çıplak kalmamak, sevdiklerimle beraber olmak için bir bedel.
boyun eğip kabul etseniz bile kariyer meraklısı yavşaklarının egosunun pompası olmanız gerektiğini de unutmayın. hizmet ettikleri düzenin acısını yeni gelenlerden çıkaran bu zebaniler, sizin pes ettiğinizi görmekten zevk alacak kadar da g..ündeki kazığa alışmışlar ne yazık ki. sen sevdiklerinin yanında yaşamak istediğin için onlar hep kazanacaklar. gerçeği gören bir adamı en zayıf yerinden vuracaklar.
cümle yapısı bakımından yazdığım en boktan entry oldu farkındayım ama nedeni yaşadığım büyük korkudur. s..tir olup gidip bir mağrada yaşamam gerekirken. sevdiklerimden kopmayı g..üm yemediği için, bir ömür debelenmek zorunda kalacağım bu koskoca b.k çukurundan duyduğum korkudur. ergen hezeyanıyla yazdığım şu entry de benim gibi çaresiz embesillere gelsin. onlar benim gibi ödlek olmasınlar. onların gidecek cesaretleri olsun.
onlar başka bir hayatın mümkün olduğuna benden çok inansınlar.
ve toplum, sen çılgın bir türsün
umarım ben gittiğimde yalnız kalmazsın.

Doğrudan cihazınızda gerçek zamanlı güncellemeler alın, hemen abone olun.

Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanır. Bununla ilgili iyi olduğunuzu kabul edeceğiz, ancak isterseniz dilediğiniz zaman çıkabilirsiniz. Kabul et. Daha fazla bilgi